” - gözden ırak, gönülden de ırak olur mu efendim?
  - hayır olric.. yüreğinde bi yer açıp oraya oturttuğun her kimse, seninle birlikte gider her yere.
  - ben kötü biri miyim efendim? yüreğimde giden onca insanın yüreğinde bir yerim olduğuna neden inanmakta zorlanıyorum?
  - onlar gerçekten gittiği içindir olric..”

“çabucak vazgeçersiniz, artık onu aramazsınız, ne şehirde, ne gecede, ne de gündüzde. böylece yine de bu aşkı sizin için olabilecek tek şekliyle yaşayabildiniz, başınıza gelmeden kaybederek.”

"

Denizi görüp görmediğinizi sorar, günün doğup doğmadığını sorar, ortalığın aydınlanıp aydınlanmadığını.
Günün doğduğunu ama yılın bu vaktinde aydınlattığı alanı kaplarken çok yavaş olduğunu söylersiniz.
Size denizin rengini sorar.Siyah, dersiniz.
Denizin hiç bir zaman siyah olmadığını, mutlaka yanıldığınızı söyler.

Birinin sizi sevebileceğine inanıp inanmadığını sorarsınız ona.
Hiçbir durumda sevilemeyeceğinizi söyler.Ölüm yüzünden mi? diye sorarsınız. Evet, der, duygularınızdaki bu yavanlık, bu durağanlık yüzünden, denizin siyah olduğu yalanını söylemeniz yüzünden.

"

Marguerite Duras - Ölüm Hastalığı (via illkeepondancing)

“işte ondan sonra kardeşim hidayet, insanlığa öfkem başlıyordu; belki de öfkelerimi bu oyunlar sırasında duymuştum. çünkü, bütün gücüme rağmen oyuna geliyordum. kendime kızıyordum: çünkü oyuna geliyordum, anlıyor musun oğlum hidayet? oyuna geliyordum. oyuna gelmemeliydim bana oyun oynanmamalıydı. bütün gücümle uyanık kalmalıydım; başkalarının rüyalarını görmemeliydim. ve kardeşim hidayet, öfkelenince de onların bütün kusurlarını, küçüklüklerini daha önce hoşgörüyle karşıladığım kendini beğenmişliklerini daha şiddetle görüyordum ve unutmuyordum. onları kıskanıyordum onları beğenmiyordum. oynadıkları oyunu hiç anlamıyorlardı. yaşamak istiyorlardı, en çok buna kızıyordum.”

hava kararıyordu. köşeden bir genç kızla bir genç adam göründü kolkola. delikanlı bir şeyler anlatıyordu, genç kız da başını sallıyordu. “bana kalırsa filim biraz karışıktı,” dedi genç adam. “bazı yerlerini anlamadım.” “canım,” dedi kız, “sonunda çocuk ölüyor işte.” “aptal,” dedi delikanlı, “o kadarını biz de anladık.”

nihayet insanlık da öldü. haber aldığımıza göre, uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur. bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve uzun süre, ‘yahu insanlık öldü mü?’ diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır. bu nedenle gazetelerinde, ‘insanlık öldü mü?’ ya da ‘insanlık ölür mü?’ biçiminde büyük başlıklar yayımlamakla yetinmişlerdir. fakat acı haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar, telgraflar yağmıştır; herkes insanlığın son durumunu öğrenmek istemiştir. bazıları bu haberi bir kelime oyunu sanmışlarsa da, yapılan araştırmalar bu acı gerçeğin doğru olduğunu göstermiştir. evet, insanlık artık aramızda yok.

"bize çamaşıra gelen bir fatma hanım vardı, radyoda okunan mevlüde ağlardı. sonra annem de katılırdı ağlamaya. ben onları paylardım, sen anlamazsın derlerdi. gerçekten anlamıyordum nasıl ağlıyorlardı hiçbir şey anlamadıkları halde? şimdi ben de söylediklerimi anlamasalar bile bana ağlamalarını istiyorum. insanları ağlatmanın bu kadar güç olduğunu bilmezdim. aslında kendimi de ağlatamıyordum."

“Muhayyilesi kuvvetli bazı insanlar, sevdikleri ölülerin uzun bir yolculuğa çıktıklarını düşünmüşlerdir; bense, bütün yolculuğa çıkanların ölmüş olduğunu düşünüyordum.”

15

büyük bir koltuk alacağım ben de beni her taraftan saran büyük bir koltuk odada başka bir şey bırakmayacağım koltuğu bir köşeye koyacağım duvara doğru çevireceğim oturacağım ve bir daha kalkmayacağım dinleneceğim saçımın telinden ayak tırnağıma kadar sürekli ve yavaş yavaş dinleneceğim her hücremi ayrı ayrı dinlendireceğim uzun uzun dinlenecek her parçam hiçbir duyguya kapılmadan hiçbir şey düşünmeden dinleneceğim çevremi yavaş yavaş örümcek ağları saracak küçük örümcekler saçımdan elimden ellerimden koltuktan ayaklarımdan yere doğru ince örgülerini taşıyacak kirpiklerimi çok görmekten yorulmuş olan gözlerimin kapalı kapakları ucunda birleşen kirpiklerimi dizlerime bağlayacaklar hafif bir örtüyle üstüme örtecekler yumuşak ağlarını üstümden atacak kadar dermanım kalmayacak beni saran ağlara sineklere ve örümceklerin onları yemesine ara sıra gözlerimi açtığım zaman kayıtsız bir şeklide seyirci kalacağım ara sıra da sinek filan bulamadıkları zaman beni oramdan buramdan ısırmalarına biraz biraz yemelerine de seyirci kalacağım hiçbir şey kıpırdatamayacak beni terk edilmiş bir ev gibi duracağım orada bekleyeceğim